1. GÜNDEM

Ama akıntıya kapılmaz mıydın yazmasan?

Ama akıntıya kapılmaz mıydın yazmasan?

Ama akıntıya kapılmaz mıydın yazmasan?

"Fakat Allah, gerekli olan emri yerine getirmesi, helak olanın açık bir delille (gözüyle gördükten sonra) helak olması, yaşayanın da açık bir delille yaşaması için (böyle yaptı)." (Enfal sûresi, 42)Yazmak bir yönüyle kendiliğinizin kenarında durmaktır bence. Bir ötekiliğe niyetlenmektir benliğinize karşı. Hayatın sürgit hareketinden (ç)aldığınız  dalgınlık müddetince birşeyler söylemektir aynanızdaki yansımalara dair. Evet, arkadaşım, ben böyle düşünürüm: Ömür tabağının kenarında kurgulanmış ikinci bir öğündür yazı. Ondan kurtarılmış vakitlere sığdırılan bir mülteci. Ondan emdiği kanla hayatta kalan fakat bir yandan da varlığıyla diğerini katlanılır kılan müsekkin parazit. Sizlik caddesinin kaldırımıdır yazmak. Her ne kadar varlığı caddeye tâbi olsa da cadde bittiğinde de üzerinde yürüyebilir başkaları. Sahidir. Yazılanlar yazarın ömrünü aşabilirler. Doğrudur. Yazar ömrünü yazdıklarında boğabilir.Her yazar metnini kaldıramaz ama. Onu da bil. Bu sebeple metin üzerinden girilen tahminler yazarıyla birebir ölçüşmeyebilir. Hiyerarşide genelde metinler üsttedir. Çünkü günahsızlığa daha müsaittirler. Elbette bunu söylerken üzerinde eğleşilmiş yazıları kastediyorum. Yazarını oyalayan yazıları. Konuştuğunu yazanları değil. Neden? Bence şundan: Olmak istediği şeyi yazar müellif yaşadığını değil. Bu yüzden kusurlarından soyundurmaya çalışır onu becerebildiğince. Hem arkadaşım şunu da bir düşün isterim: Telifimiz bir parça da dileğimizdir bizim. Yazmak bu yönüyle dua yerine geçmez mi? Öykü yazarı yazdıklarına öykünmez mi?Bu ikirciği hepimiz yaşıyoruz aslında. İnkârın faydası yok. Takip edilsek enseleniriz çelişkimizin köşelerinde. Her iyi okur yazarını çelişkilerinden yakalar. Ama yazarlar şu teşhise kendileri izin veriyorlar. Hatta yolunu açıyorlar. Çünkü anlarını belgeliyorlar. Altına imzalarını atıyorlar. Kafesleyip sunuyorlar. İki kapak arasında servis ediyorlar kendilerini. İyi cesaret doğrusu. İnsanların zanda bulunacağı şeylerin sayısını arttırmak ve isbatını kolaylaştırmak. Hatta bir de hünermiş gibi habire harlamak o malzemeyi. İki haletten birisine işaret eder bu durum:Ya o kişi kusurlarının farkında değil yahut da 'ancak birşeylerin parçası olabileceğini' baştan kabullenmiş. Düşmanlarının ona 'teşhis etmekten' öte kötülük yapamayacağını biliyor. Yaralarıyla barışmış. Hatta kanamasından ballanır hale gelmiş. Bu da kötülük sayılmaz onun için. Neden kötülük olsun? İftira etmiyorlar ki. Hakkın hatırını tahayyülünün hatırından üstün görebilmekte kemal. Kendini 'o'laştırabilmekte enfüsî tefekkür. Belki malumu ilam sayılmalı en fazla. Öyle bir rahatsızlık oluşturabilir. Çok tekrardan belki sıkabilir. Yeni birşey söylüyorlarsa da ne âlâ! Öğrenmiş olacak böylece kendisini. Âkil olan buna da sevinmeli.Yaşamak da zaten insanın kendilik şehrini keşfe çıkması değil midir? Yani bir nevi hakkında deliller sahibi olmasıdır. Öyle ya! Neden varız? Bu varlık neden bir süreç içinde devam ediyor? Neden bu kadar 'an' var ömür sepetimizde? Ne farkımız var ki kelebekten? Bir yağmur damlasıyla yere inen ve bir daha sıra gelmeyen melekten? Neye şahitlik ediyoruz? Neyi neye dönüştürüyoruz? Bizden ne elde ediliyor? Neye yarıyoruz?Soru çok. Cevap bir: Önce bu şahitliğimiz kendimize. Kendimize dediysem maddemize değil. Bir ayna olarak varolduğumuzun farkında olmalıyız önce. Tabağın kenarında oyalanmak gerektiğini öğrenmeliyiz. Hep caddede kalmamalıyız. Cadde bizi yutar. Cadde fanilerin yurdudur. Aktıklarını bilmeden akanların sevgilisidir. Ayna ayna olduğunu bilmeden aynalık yapamaz. Kenarda durmadan da manzarayı seyredemez. Biz neyi seyredeceğiz peki? Hep seyretsek bıkmaz mıyız kendimizi? Haklısın arkadaşım. Sıkılırız. Bu yüzden kendimizi bir mana-i harfî bakışıyla dürbüne indirgemeliyiz. Göğü gösteren parmağı değil göğü seyretmeliyiz.‘Kendimiz içre yolculuk’ bahsini biraz açarsam şöyle bir hayal kurmanı isteyebilirim: Bütün anları zaman ipinde birer tesbih tanesi gibi düşün arkadaşım. Birbirine yaslandıklarında delikleri koridor oluşturuyor. İnsan hayat dediği caddeyi buradan geçerek yaşıyor. Ve her anın içinde de size ayrılmış bir beden, bir nazar, bir şahitlik, bir hissediş, bir evren var. Sen ruhun binekliğiyle bu anlık varoluşların içinden geçiyorsun. Bir ömrü böyle yaşıyorsun. Bedenler koridorunda bir ruh yolculuğu: Hayat. İşte o koridordaki asıl Ahmed, her an bir Ahmed çıkarıp, başka bir Ahmed giyiyor. Hem Ahmedlerin toplamı o oluyor hem de hiçbirisi olmuyor.Her an bir boncuğun içinden geçiş süremiz. Bölünemeyecek bir zaman aralığı, bir şahitlik, bir dikkat, bir hissediş, bir şuur, an bu aslında. Bedenlerimiz bir koridor, nazarlarımız bir koridor, şahitliklerimiz bir koridor, imanımız bir koridor, evrenlerimiz birer koridor. Kader cihetinden bakınca hepsi her zaman hep varlar ama biz zamanla içlerinden geçiyoruz. Onlar da zamanla değişiyorlar. Birbirlerinden geçiyorlar. Herşey birbirinin içinden geçiyor. Birbirinde yansıyor. Birbirine dokunuyor. Birini birisiz olmaz hale getiriyor. Tevhid kaçınılmazlaşıyor.Zamanın dışından bakabilseydik böyle görecektik herhalde kendimizi. Ezel meçhulümüz olan bir makam. Mürşidimin tabiriyle: “İlm-i ezelî, hadisin tabiriyle, manzar-ı âlâdan, ezelden ebede kadar herşey, olmuş ve olacak, birden tutar, ihata eder bir makam-ı âlâdadır.” Bu yüzden söylüyorum: Yolculuk aslında biraz da kendimizi keşfetme yolculuğu. 'Belâ' dediğimiz günden beri bu yolculuk sürüyor. İnsan aleyhindeki/lehindeki delilleri topluyor. Zaten malum olana yürüyor. Alîm-i Külli Şey kader kitabında olacakları yazdı. İhatasının delillerini ortaya koydu. Biz de yaşayarak Allah'ın asla yanılmayacağına/yanılmadığına şahitlik ediyoruz. Mahlukun ‘mahluk’ olduğunu anlaması biraz da yalnızca Allah’ın ‘Allah’ olduğunu anlamakladır arkadaşım. İkincisi anlaşılmadan birincisi olmaz. Kaynak: Ama akıntıya kapılmaz mıydın yazmasan? 

 

 

 

 

 

Kaynak:      risalehaber.com

Makaleni beğendinizmi? Sosyal medyada takip edin!

Küfür, hakaret, rencide edici ve büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmayacaktır.