Ens.az
18 Haziran 2019 Salı
.
chevron_left chevron_right
EDEBİYAT

Oyhan Hasan Bıldırki - Hüseyin

Oyhan Hasan Bıldırki - Hüseyin

40 Gösterim
Oyhan Hasan Bıldırki - Hüseyin

    Uzun yıllar önceydi… Henüz daha çocuktum. Doğduğum köy, Dikilitaş, Küçük Tepe ve Düztaban’a sırt vermişti. Bu üç tepecik, o günden bu güne hâlâ çıplaktır. Muhtarımız rahmetli Nedim Amca tarafından armuda aşılatılan birkaç çöğür de olmasa, yaz günlerinin öldürücü sıcaklarından korunmak için bir gölge bile bulamazsınız. Hoş, çöğürün gölgesi dibine düşer, o da çalılıklara yarar.
      Hüseyin, henüz on altısında ya vardı, ya yoktu. Köseydi, sakalı, bıyığı yoktu. Ama onun gizli gizli, eline geçirdiği eski bir jilet bıçağıyla tıraş olmaya çalıştığını bilirdim. İlk delikanlılık çağını sürdüren Hüseyin, epeyce mani, türkü, uzun hava bilirdi. Yanık bir sesi vardı. Etkileyici bir tonda kaval çalardı. Hafif sarışındı. Elleri kocaman kocamandı. Bana, kırda hayvan otlattığımız zamanlarda kol kanat gererdi. Hayvanları çayıra saldığımız zamanlar, yakıcı yaz güneşinin altında bir kovalık gölgesine oturur, uzun uzun kızlardan söz ederdik. Bana çeşitli hikâyeler, tekerlemeler anlatır;
      - “Bunları da belle dayım,” derdi. “Belle ki, ileride işine yarar. Meclislerde baş üstünde yerin olur.”
      - “Olur dayı!” derdim, başka bir şey söylemezdim.
      O zaman gözlerinde beliren ince bir gülümsemeyle;
      - “Ah, dayım!” der, Çakır’ın Nermin’den söz ederdi. “Bu kız öldürecek beni, biliyorum, bana yâr olmaz.” derdi.
      Sonra “cennetten-cehennemden” söz açardı. Sanki şiir gibi konuşurdu. Arada bir tekerlemelerle süslediği konuşmaları, bana haz verirdi. Sonra yanık bir türküye başlardı. Ben, yavaş yavaş sığırları toplarken, onun, gittikçe yankılaşan ve akşamın koyu gölgesi içinde büyüyen; “Kara bahtım, kem talihim, taşa bassam iz olur.” diyerek, sesinin olanca gücü ile okuduğu türküyü dinlerdim. Eve dönerken de pek konuşmazdık. Fakat ben, yolda, uzun boylu düşüncelere dalardım. Onun gibi olmak, kilot pantolon giyebilmek, türküler söylemek, boynuma da mendil bağlamak isterdim.
      Bir ara, Hüseyin köyden ayrıldı. Yapayalnız kalmıştım. Kırlarda yapayalnız sığır güder, kovalık dikenlerinin gölgesinde oyuna dalardım. Bu ayrılmadan sonra Hüseyin’den hiç ses çıkmamış, Şakir Dayı merakta kalmıştı. Komşumuz Şakir Dayı, onun özbeöz dayısıydı. Karısı Hatice Kadın’dan hiç çocuğu olmamıştı. Bu yüzden Hüseyin’i yanlarına almışlar, evlâtlık edinmişlerdi. Yüreği evlât acısıyla yanan Şakir Dayı, zaman zaman ağzımı arar, sorardı:
      - “Sana bir şey demedi mi, bizim oğlan?”
      - “Hayır!” derdim, “Hiçbir şey demedi.”
      - “Hele bir düşün oğul?::”
      - “Yok, valla bir şey söylemedi ki…”
      Gerçek buydu. Bana derdini açan arkadaşım, gitmekten söz etmemişti hiç. Köyün ihtiyarları, onun Çalıköy’e gittiğinde birleşiyorlardı. Çünkü ağası Arap Süleyman da, o köyde oturuyordu. Şakir Dayı, Çalıköy’e haber saldı. Hiçbir ses çıkmadı. Yeğeni Arap Süleyman ile arası açıktı. Adamcağız, uzun yıllar kahroldu. Bu kahroluşlar sonucu, kolu kanadı kırıldı. Çöktü. Hatice Kadın, ekmekten sudan kesildi.
      Ben, bu arada ilkokulu bitirmiş, ortaokula gidiyordum. Yeni bir şehrin havası sanki beni boğacak gibi geliyordu. Birtakım yeni arkadaşlarım vardı ama, bana Hüseyin’in dostluğunu aratıyorlardı. Çünkü Hüseyin, çoğu zaman bana, sınırsız duygular ilham ediyordu.
      Hüseyin bir başkaydı. Bütün kusurlarına rağmen onun gönlü, gerçek dostlukların bayrağını göndere çekiyordu. Ondan dinlediğim türküler ve maniler, bir başka dünyaya çekiyordu beni. Onun dostluğu, birtakım çıkarlar üzerine kurulmuş olan dostluklardan çok uzaktı. Bu dostlukta her şey vardı.
      Günlerden bir gün köye, Hüseyin’in “bir hoş” olduğu haberi gelmiş. Hüseyin gittikçe huysuzlaşmış. Sağa sola saldırır olmuş. Ağabeysi Arap Süleyman, dayısına haber salmış, gelsin, Hüseyin’i alıp gitsin diye. Hatırladığım kadarıyla Şakir Dayı, önceleri pek umursamadı bu habere. Söylentidir dedi, geçti. Zaten köylüler bile “bir hoş” olan Hüseyin’i, istemez olmuşlardı.
      Sıcak bir yaz günüydü… Bahçede pamuk suluyordum. İyice yükselen yaz güneşi, adamın beynine vuruyordu. Bunalmıştım. Yarım yamalak birkaç türkü söyledim, olmadı. Sonra mandalları peşi sıra açmaya ve artezyenden gelen suyu boş bırakmaya karar verdim. Bir incir ağacının gölgesine çekildim, azık çıkınımı açtım. Tam ilk lokmayı ağzıma alıyorken;
      - “Kolay gele, bereketli olsun dayım!” diye bir ses duydum.
      Boş bulunduğum için ürktüm, irkildim.
      Aynı ses;
      - “Ne o? Korktun mu?” dedi.
      Hüseyin’in sesiydi bu. Köylülerin “bir hoş olmuş” dedikleri Hüseyin, işte yanımda duruyor, keskin gözleriyle bana bakıyordu. Yüzünde yara izleri vardı. Gürbüzleşmiş, kocaman bir delikanlı olmuştu. Köylük yerde adettendir, misafir sofraya buyur edilir, Allah ne verdiyse, katıklar paylaşılır.
      - “Gel otur, buyur dayı!” dedim.
      Ürkek ürkek sofraya oturdu. Sigarasının sararttığı parmakları titriyor, normalden büyük tıkımlardan ilkini çiğnemeden bir ikincisini, üçüncüsünü olanca çabukluğuyla ağzına götürüyordu. Tıkanacak sandım. Besbelli birkaç günden beri açtı.
      - “Köye gelince, seni sordum.” dedi. “Burada olduğunu söylediler dayım. Hemen geldim.”
      - “Ne iyi ettin!” dedim.
      Yemekten sonra bir “İkinci” yaktı. Dumanını derin derin içine çekti. Sonra, sanki birdenbire hatırlamış gibi:
     - “Sana selâm getirdim. Haftaya düğün var da dayım.” dedi. “Birlikte gideriz, olmaz mı?”
      - “Olur!” dedim sadece ve suyun başına gittim. Kendi kendime düşündüm: Nasıl olur da Hüseyin, bir hoş olurdu? Yani deli olurdu. Bir türlü çıkaramadım. Konuşması düzgündü. Davranışlarında da bir acayiplik yoktu. Boş bıraktığım suya, yeniden düzen verdikten sonra, incir ağacının yanına geldim. Hüseyin, haber bile vermeden çekip gitmişti. Bu davranışına şaştım kaldım. Akşam köye dönerken, yolda, Köşklü Dayı’ya rastladım. Atmışına merdiven dayamış olan bu adam;
      - “Biliyor musun, Şakir’in Hüseyin döndü?” dedi.
      Bilmiyormuş gibi davrandım.
      - “Ne zaman?”
      - “Bugün ikindiye doğru yanıma geldi. Açmış, karnını doyurdum!”
      - “Ya, öyle mi?”
      - “Ya, ya!”
      Hüseyin’in önce bana gelip karnını doyurduktan hemen sonra, Köşklü İsmail Dayı’nın yanına gittiğini anladım.
      Koca adam;
      - “Bir korktum ki, sorma!” dedi. “Elin delisi, nerden akıl etti bilmem?”
      - “Seni severdi.”
      - “Bir düğün mü varmış, neymiş? Davet etti, yemek yedi, hiç haber bile etmeden çekip gitti.”
      - “Düğün mü?” dedim. “Ne düğünü?”
      - “Ne bileyim ben? Düğünmüş işte… Geçende Çalıköylü Ali anlattıydı. Onları da hep düğüne davet edermiş.”
      Batı yakasında, Sason Dağları’nın arkasına doğru alçalışına devam eden güneş, iri bir sarı gül hâlini almıştı. Biraz sonra, adamı büyüleyen, bir bilinmez korkulara salan bu sarı gül kaybolacak ve mor dağların eteklerinden sökün eden lacivert gölgeler, perde perde kâinatı saracak, köyüm de karanlıklar içinde kalacaktı. Koyu karanlıklar içinde ufak tefek kımıldanışlar sezilecek, köyün köpekleri hep bir ağızdan havlamaya başlayacaklardı. Bazı evlerde, gaz lâmbasının donuk ışığı altında, gözlerinde korku ya da merak izleri okunan belli belirsiz yüzler, “bir hoş olmuş” dedikleri Hüseyin’in köye dönüşünden söz edecekler, geçen günün yorgunluğunu göz kapaklarında duyarak, derin bir uykuya dalacaklardı. Sonra gelen günlerde bile, köylümün hayatı değişmeyecek, yalnız, kocamışlar bu dünyadan el etek çekecek, küçükler büyüyecek, “bir hoş olmuş” Hüseyin’in hikâyesi gittikçe yankılaşarak yeni nesiller tarafından garip bir efsane gibi anlatılacaktı.
      Artık herkes, yedisinden yetmişine, hep Hüseyin’den söz ediyor, Şakir Dayı’nın evi göz aydına gelenlerin çokluğu yüzünden, dolup dolup boşalıyordu. Şakir Dayı olsun, karısı Hatice Kadın olsun, Hüseyin’i hoş tutuyorlar, bir dediğini iki etmiyorlardı.
      Okulların açılması üzerine köyümden ayrıldım. Sırasıyla ortaokulu ve liseyi bitirdikten sonra da, bir yüksek okula başladım. Zaman zaman, Hüseyin üzerine anlatılan hikâyelere kulak kabartıyor, çocukluk arkadaşıma acıyordum. Hüseyin, ilk günlerdeki sakinliğini kaybetmiş, çoluğa çocuğa saldırmaya başlamıştı. Kılık kıyafeti gittikçe dökülmüş, karısı Güllü’yü terk etmiş, eski tokat yatağındaki bir gözlü çit evinde yalnız yaşar olmuştu.
      Serin bir yaz günüydü. Hacı Abdurrahman’ın kahvesinde arkadaşlar ve köylüler ile oturuyorduk. Karşıdaki Köy Odası Kahvesi bomboştu. Bir ara, avlu duvarının üzerinde bir o yana, bir bu yana dolaşan Hüseyin’i gördüm. Bir şeye sinirlendiği, bir şeyler yapacağı belliydi. Arkadaşlarımdan ayrıldım, ona doğru gittim. Ne de olsa beni sever, sayardı. Ne desem, peki der, beni kırmazdı. Aramızda iki üç metre kala, sağ kolunu havaya kaldırdı, sendeler gibi oldu, düşecek sandım. Doğruldu, gözlerini bana çevirdi:
      - “Sen gelme üstüme Hasan!” dedi.
      Bir adım daha attım. Tekrar haykırdı:
      - “Üstüme gelme dayım, çekil git…”
      Sonra duvarın üzerine oturdu, katıla katıla ağladı. Hacı Abdurrahman’ın kahvesindeki herkes, bize bakıyordu. Köyün küçük yaramazları da bir bana, bir Hüseyin’e bakıyor, sessizce olacakları bekliyorlardı.
      Yaramazlar, hep bir ağızdan haykırdılar:
      - “Deliii… Deli Hüseyin!”
      Hüseyin’in dizlerine kapadığı başını kaldırmasıyla, çocukların çil yavrusu gibi kaçıştıklarını gördüm.
      Hüseyin;
      - “Ben deli değilim dayım.” dedi. “Beni, deliler evine göndereceklermiş. Arabacı Durmuş, Muhtar Mihri ve Bekçi Muharrem, baş efendiye şikâyet etmişler beni. Delidir, alın gidin köyden, diye. Ben deli miyim, ha?”
      Kendisini avutmak istedim.
      - “Yanılmış olacaklar. Şikâyet falan etmemişlerdir seni. Hem ne yaptın ki?”
      Hışımla;
      - “Nasıl etmemişler?” dedi. “Öyleyse neden dövdüler candarmalar beni? Neden Durmuş, bıçak çekti bana?”
      Biraz daha yaklaştım.
      - “N’olur üstüme gelme dayım!” dedi. “Üstüme gelme!”
      Sırtındaki mintanı lif lif olmuş, yer yer, boydan boya yırtılmıştı. Yırtıkların arasından güneş rengi teni görünüyordu. Tıkanır gibi olmuştum. Kalbim ezilmiş, nefesim daralmıştı.
      Salavatlı Mustafa Enişte’nin;
      - “Çocuğumuz, buraya gel, uğraşma!” dediğini duydum.
      Zaten Hüseyin’e daha fazla sokulmam zordu. Kahveye döndüm. Salavatlı, anlatmaya başladı.
      - “Öğleyin bizim çocuklara sataşmış. Mektep yanına kadar kovalamış onları. Durmuş’un bostanında da onunkilere rastlamış. Az kalsın, Durmuş yetişmemiş olsa, öldürecekmiş yavruları.”
      Masamıza iri bir taş düştü. Bir taş, bir taş daha…
      Baktım, Hüseyin dörtnala kaçıyordu. Salavatlı Enişte, arkasından hızla yetişti, bir iki tokat vurdu. Dayaktan kaçan Hüseyin’in arkasına, küçük yaramazlar yeniden düştüler. “Deli, deli!” diye bağırıyorlar, Hüseyin döndükçe, kıyıya vurmuş dalgalar gibi geri çekiliyorlardı.
      Kasaba yolunda, Durmuş’un at arabası gözüktü. Durmuş, Hacı Abdurrahman’ın kahvesinde arabayı durdurdu. Koşulu atı akasya gölgesine çekti. Selâm verdi, gelip yanımıza oturdu. Her kafadan bir ses yükselmeye başladı. Yaşlıcalarla gençler, başka başka yorumlara daldılar. Kendilerine göre, akılları kestiği kadar Hüseyin üzerine konuştular. Kâh toplumu, kâh Hüseyin’i ya da kendisine takılan çocukları suçladılar.
      Bu olaydan sonra Hüseyin, iki üç gün evinden dışarı çıkmadı. Gece gündüz kapısı açık kaldı. Fakat hiç kimse, onun çit damına da yaklaşamaz oldu. Çit damın önünden geçen yolcular, ihtiyatla hareket ediyorlardı.
      Bir gün, kuşluk sularında Hüseyin’in çit damının önünden geçiyordum. Toprak üstüne atılmış yarım bir hasır parçasının üzerinde Hüseyin uyuyor, güneşten rahatsız olmuyordu. Başının altında, yastık yerine kullandığı, dikdörtgen bir siyah çakmak taşı vardı. Hüseyin’in bu perişanlığı gözlerimi yaşarttı. Gün kavuşana kadar tarlada çalıştım. Eve dönünce, kendisine bir yatakla yorgan götürdüm. Aldı, sevindi.
      - “Sen olmasan, öldürürler dayım beni.” dedi.
      Evinin içi çok pisti. Söylediklerine göre, içeriye de pislermiş. Sonraları köye gelip yerleşen ağası Arap Süleyman, bu yüzden çok dövmüş kendisini, olmamış. Temizliğine ilkin dikkat etmiş, daha sonra ipin ucunu bırakmıştı. Hüseyin’in bu türlü davranışları, bütün köy için, çekilmez olmuştu. Daha ertesi gün, çit damın önünden geçerken, Hüseyin’e götürmüş olduğum eşyaların parça parça edilmiş olduğunu gördüm. Sebebini bir türlü anlayamadım. Çit damın kapısı hafif kapanmış gibiydi. Hüseyin de gittikçe huzursuzlaşmış, bir gün yine, hiç kimseye haber vermeden, köyden çekip çıkıp gitmişti.
      Hüseyin’in ortadan yok oluşu, bir uçtan bir uca, köyde yeni çalkalanmalara sebep oldu. Evlerde, meydanlarda, kahvede, harman yerlerinde Hüseyin’in sır olmasından konuştular. Kimisi ermiş olduğundan, kimisi bir yerde ölüp kaldığından, kimisi de öldürülmüş olmasından dem vurdular.
      Sonbahar yağmurları başlamış, oluklardan akan sular, çit damın içerisinde, öbek öbek gölcükler meydana getirmişti. Esen sonbahar rüzgârları, terk edilmiş çit damın kapısını, bir sağa, bir sola çarpıyor ve bu çarpıntılar sonunda duvar sıvaları dökülüyor. Bu çöküş, bu eriyiş ve yok oluşta Hüseyin’in efsanesi yoğunlaşıyor, dal budak salıyor, gökyüzünün uçsuz bucaksız derinliğinde yankılaşarak, nesilden nesile söylenmeye başlıyordu.
      Ve bir yerde, bir hoş olmuş Hüseyin’in efsanesi, bir Anadolu türküsünde noktalanıyordu:

      - “Kara bahtım, kem talihim, taşa bassam iz olur!”


VİDEO GALERİ
San Francisco temelli bir firmanın tavuk tüyünden laboratuarda yetiştirdiği tavuk eti
Emojilerle tepki ver!
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0 Yorum
  • anonymous user
    Yorumu gönder
  • DAHA FAZLA SONUÇ YÜKLE

X